29 Kasım 2009 Pazar

Şış...

18. yüzyıl kurt avı

Tasmamın ipi kısa, bağlandığım yer leş, yemeğim az ve tatsız. Bazen günlerce unutuluyorum, sıkıntıyla yatıyorum ve hayal kuruyorum. Tüylerimin daha parlak olduğu, dişlerimin daha sert ısırabildiği zamanları düşünüyorum. Ümidimin sıfırlandığı zaman yanıma geliyorlar, ipimin uzayacağını, yattığım yerin temizleneceğini, yemeğin tadının düzeleceğini söylüyorlar. Bazen inanıyorum, bazen inanmıyorum. Bazen o tasmanın kayışı kopuveriyor, bazen yakalanıyorum, geri getiriliyorum; bazen daha uzağa gitmekten korkup kendim geri dönüyorum.

Bazen dayak yiyiyorum, bazen yediğim dayakları öncekilerin yarası kapanmadan yiyiyorum. Bazen dayak beni kendime getiriyor; gözlerim kinle kısılıyor, azı dişlerim parlıyor. Bazen kapatıldığım yerde kendimi duvardan duvara vuruyorum. Yorulunca yatıp inliyorum. Bazen inlediğim için ilgileniliyor benimle, bazen inlediğim için azarlanıp yalnız bırakılıyorum. Bazen sopalarla dürtülüp sırf eğlencesine kızdırılıyorum.

Havlamıyorum, havlamıyorum, havlamıyorum.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Tıpkı o resimdeki gibi.

Üzerimde kocaman bir tütü ile kanepede oturup, aynada kendimi seyrederken Sevda Hanım gelip, "Bir tablo vardı, balerin bir kız böyle oturuyordu; kimdi?" dedi. "Degas?", "Hah, evet, Degas! İşte tıpkı o resimdeki gibi."

Edgar Degas/La Jupe Verde

24 Kasım 2009 Salı

Roy Lichtenstein

The Kiss II (1962)


İki resim arasındaki bariz fark; orijinalinde öpüşen çiftin arkasında resme hareket kazandıran diken diken beyaz baloncuk varken, ikincisinde ben o olmadan resmin aynı duyguları uyandırıp uyandırmayacağını merak edip sildiğim için olmaması.

Böylelikle orijinal resim bize çiftin sanki bir anda birbirlerinin dudaklarına yapışıp tutkuyla öpüştüğü izlenimi verirken, ikincisinde aynı dinamizm ve efekt yok. Hoş, zaten 1962'den beri öpüşüyorlarmış, böylesi daha normal.

In the Car (1963)

Aynısını In the Car adlı resme de yapıp arabayı hızla gidiyor gibi gösteren çizgileri de sildim; böylelikle Arabada, Otoparkta gibi birşey oldu lakin biraz beceriksizce sildiğim için buraya koymadım.

The Drowning Girl (1963)

Bunu da çoğunlukla sıcak renklerle çalışan Roy Lichtenstein'ın -herhalde resimdeki kızın duygusal hezeyanından olacak- soğuk renklerle nadir bir çalışması olduğu için beğeniyorum, eklemek istedim.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Caffé Nero'nun pırlanta personeli

Robert Conway / Caffé Nero

Her sabah olduğu üzere bu sabah da Caffé Nero’ya girince, ilk defa şöyle bir manzarayla karşılaştım: İki çöpçü sıradaydılar. Hoşuma gitti; yurtdışında kahve almak bizdeki gibi özel bir şey değil; takım elbiseli adam, öğrenci, tesisatçı, birbirlerine bizdeki gibi kötü bakışlar atmadan, hepsi aynı sırada bekleyebiliyor. İki çay 5.50 TL tutunca adam; “Oo, çokmuş. Tahmin edemedik, biz hep 50 kuruşa, 1 liraya alıyoruz çayı. Kalsa olur mu?” dedi. Ben bu ana şahit olmanın rahatsızlığı içinde, bir an çayların parasını ödemeyi teklif etmeyi düşünürken Nero baristalarından Akif Bey, bizlere gösterdiği tavırdan zerre kadar farklı olmayan bir tavırla, “Önemli değil, bizden olsun efendim.” dedi adama.

Ben bu Maslak Caffé Nero personeli gibisini görmedim. Hepsi inanılmaz çalışkan, eğlenceli, hoş sohbet, kibar insanlar. Devamlı gelen onca müşteriye isimleriyle hitap ediyorlar, benim gibi devamlı aynı şeyi içiyorsanız siz daha söylemeden hazırlıyorlar, ola ki kendi müşkülpesentliğinizden bir şeyi beğenmediyseniz seve seve yeniden hazırlıyorlar, sizinle şakalaşıyorlar, gelen herkesi mutlu gönderiyorlar. Aynı tavrı bugün büyük olasılıkla bir daha cafelerine gel(e)meyecek bir adama da yapmaları, bütün bunları kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez mantığı ile değil, samimiyetle yaptıklarını gösteriyor. Hoş, benim zaten şüphem yoktu. Umarım üstleri sahip oldukları asıl değerin, güzel kahveleri kadar insan kaynaklarının sağlamlığı olduğunun farkındadır.

17 Kasım 2009 Salı

Size de kız deniyor ya...

Cuma akşamı İstiklal Caddesi'nde bir mağazadan çıkmamla bacağımda bir acı ve korkuyla minik bir çığlık atmam bir oldu. Dönüp arkama bakınca bir kızın sokakta içtiği sigarasıyla bacağımı yaktığını ve çorabımı da kaçırdığını anladım. Kısa bir süre bakıştık. En sonunda ben "Pardon diyeceksin herhalde?" dedim. O da gayet ukala bir tavırla "Dedim." dedi. Bir an önce hediye alıp bir arkadaşımın Galata'daki doğum günü yemeğine yetişmem gerektiği, son anda buna bir de açık çorapçı arama derdi eklendiği ve o an elin leş karılarıyla didişmek hiç içimden gelmediği için gözlerimi devirip daha fazla birşey söylemeden uzaklaştım.

Nereye dedin? Sen dedin de ben mi duymadım yoksa içinden mi dedin? Bugün aynı şeyi ben başkasına yapmış olsam elli kere özür dilerim, canınız çok yandı mı diye sorarım, sebep olduğum şey için üzülmüş bir ifade taşırım. Öyle aptal aptal karşımdakinin suratına bakıp, bir de yüzsüzlük etmem, edemem. Zaten kız ya da erkek farketmez, sokakta yürürken sigara içilmesini de nasıl amele buluyorum anlatamam. Kızı da keşke dövseydim, bak şimdi inceden içime bir dert oldu valla... Fakat bir-iki kelime daha etseydi, ya da ayın o en güzel, en özel günleri yakınlarda olsaydı, ya da o çorap Wolford, Agent Provocateur ya da yurtdışından alınan çoraplarımdan biri olsaydı, yanındaki o 4 arkadaşına bakmadan zaten kesin girişirdim gibime geliyor. Beni tanıyanlar sanıyorum kızın o gün şanslı bir gününde olduğu konusunda hemfikir olacaklardır.